Açlık ve Psikoloji: Yansıtma Savunma Mekanizması, Boş Gurur ve Üstün Olma Çabası

Açlık romanı, Knut Hamsun

Yansıtma savunma mekanizması ve Knut Hamsun’un Açlık romanı arasında ne gibi bir ilişkiden bahsedilebilir? Benim de ilk kez Açlık romanı ile tanıdığım Knut Hamsun, kendi hayatını, daha doğrusu aç kaldığı birçok günü, aç kalan ve bir yandan da bir şeyler yazarak para kazanmaya çalışan bir insanın yaşadığı süreci bu romanında oldukça çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Bazı kitaplar olay örgüsüyle, bazı kitaplarsa dilin ustaca kullanımıyla aklımızda kalır, dolayısıyla her kitabın verdiği haz farklıdır. Açlık romanını değerlendirirken bu tür bir lezzetin dışında tamamıyla gerçeklik kokan, gerçek yaşam öykülerinin bizi her zaman daha fazla etkiliyor olmasından kaynaklı bir tattan bahsedebilirim. Gerçek bir öykü olmasının yanında romana psikoloji penceresinden bakıldığında, özellikle savunma mekanizmaları, daha da özelde yansıtma savunma mekanizması açık bir şekilde görülebilmektedir. Bununla beraber, üstün olma çabası ve Adler’in boş gurur olarak adlandırdığı narsisizme çok benzer bir kişilik yapısıyla da karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Açlık’ta açlıktan bahsedilirken ve aç kalmış bir insanın yaşam mücadelesi incelenirken, yansıtma savunma mekanizması ya da boş gurur ve narsisizmin bununla ilişkisi şaşırtıcı olmamalıdır, çünkü edebiyat bunu gerektirir; her şeyi bünyesinde barındırır ve hangi gözle okunursa o gözden bir şeyler sunar bizlere.

Knut Hamsun’un Hayatı

Benim de Açlık romanıyla tanıdığım bu yazarın hayatından kısaca bahsetmenin faydalı olacağını düşünüyorum. 1859 doğumlu Norveçli yazar Knut Hamsun (asıl ismiyle Knud Pederson) yoksul bir ailede dünyaya gelmiş ve çocukluğundan itibaren çeşitli işlerde çalışmıştır. Edebiyatla ilgilenmesi 18 yaş civarına rastlar ki o dönemlerde şiir ve hatta kitap bile yazmıştır. Hayatını yazarlıktan kazanmaya başladıktan sonra yazdığı makaleler karşılığını bulamadığından açlıkla baş etmeye başlamıştır. Düşünce akışında bozulmalara varacak kadar aç kaldığı günleri kaleme aldığı ve yaşam mücadelesini açık bir biçimde aktardığı Açlık, yemek gibi temel bir ihtiyacın dahi karşılanamayışının çarpıcı öyküsünü sunmaktadır. Parça parça yazdığı romanını götürdüğü o dönemki yazı işleri müdürü kendisinden “Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür!” diyerek bahsetmiştir. Açlık ve yoksulluk onun yaşamı boyunca pek çok kez peşinden gelmiştir (7). 1920’de Nobel edebiyat ödülünü aldığında maddi durumu düzene girmeye başlamış, edebi yaşantısında da yükselişler olmuştur. Ancak Knut Hamsun’un hayatı II. Dünya Savaşı’nda Nazi hareketini desteklemesi ve ülkesinin Almanya’ya direnmemesi gerektiğini söylemesi nedeniyle tekrar allak bullak olmuştur. Prestij kaybetmesinin yanında vatana ihanetle de suçlanarak büyük miktarda para cezasına çarptırılmıştır. Bunun yanında toplum tarafından da, insanların Hamsun’un kitaplarını onun kapısının önüne tek tek bırakmaları ile cezalandırılmıştır. Bir huzurevine yerleşen Knut Hamsun 1952 yılında vefat etmiştir (8).

Savunma Mekanizması Nedir?

Açlık romanını değerlendirdiğimizde savunma mekanizmaları için güzel bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de romanın başkahramanının (yazar kendi hayatını konu etmiş olsa ve dolayısıyla başkahraman yazarın kendisi olsa da yazı boyunca roman başkahramanından “kahramanımız” olarak bahsetmeyi uygun gördüm) düşünce içeriklerini takip ettiğimizde yansıtma savunma mekanizmasını açıkça gözlemleyebiliriz. Ancak savunma mekanizmaları derken neyi kastediyoruz? Yansıtma savunma mekanizması ne ifade ediyor? Konu hakkında hiçbir fikri olmayan okuyucular için bunu kısaca anlatmakla işe başlarken, aslında biraz daha konuyu genişleterek savunma mekanizmalarının temelini oluşturan, ilk kez Freud tarafından ortaya atılmış olan “id, ego ve süperego” zihin yapılarından da bahsetmek gerekecektir.

İd, Ego ve Süperego: Zihin Yapısı Kuramı

Sigmund Freud (1856­-1939) tarafından geliştirilmiş olan psikanalitik ya da psikodinamik paradigmanın ana sayıltısı, psikopatolojinin bilinçaltı çatışmalarından kaynaklandığıdır (3). Freud zihin kuramının ilk versiyonunda farkındalık alanına odaklanmış, farkındalıkla ilgili üç alan tanımlamıştır: bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı. “Bilinç”, farkındalık alanını açıklar, kişi burada olan biten her şeyin farkındadır. “Bilinçaltı (ön bilinç)”, dikkat ettiğimizde farkına varabildiğimiz alandır. Bilinçaltında yer alan bilgiler kişinin o bilgiye ulaşmak istediğinde odaklanması ile ulaşılabilir hale gelir. “Bilinçdışı” ise farkında olmadığımız ve bilgisine ulaşamadığımız alandır. Bilinçdışı istenmeyen dürtülerin, arzuların, acı verici travmatik yaşantıların saklandığı bir mağara gibidir. Kişi bilinçaltında olduğu gibi odaklanarak veya dikkatini yönelterek bu bilgilere ulaşamaz (2). Freud davranışın büyük ölçüde bilinçdışı etkenlerden kaynaklandığını düşünmüştür (3). Freud 1923 yılında ilk zihin kuramını terk etmeden kuramdaki birtakım eksiklikleri fark ederek, yapmış olduğu zihin alanları tanımlamasının yetersiz olduğunu düşünmüştür. Daha sonradan ego olarak tanımladığı ayrı bir zihin yapısının hem bilinçdışı hem de bilinçli alanda faaliyet gösterebildiğini görmüştür.  Böylece her biri farklı işlevsellik gösteren üç ayrı zihinsel sistem tanımı daha yaparak zihin kuramını genişletmiştir (2). Freud zihin kuramının genişletilmiş versiyonunda zihni üç parçasıyla tekrar değerlendirmiştir: İd, ego ve süperego.

İD

İd, doğuştan sahip olduğumuz ve Freud’un “libido” adını verdiği temel yaşam enerjisi olan biyolojik enerjinin kaynağı olan yapıdır. Yemek, dışkılamak, cinsellik, şefkat gibi temel yaşam ihtiyaçları (dürtüler) id kaynaklıdır. İd bütün faaliyetini bilinçdışında gerçekleştirir. Çalışma prensibi “haz ilkesi” üzerinden devam eder. Buna göre id daima hazza yönelir. Beklemez, sabretmez, istediği şeylerin ulaşılabilir olup olmadığını test etmez, yalnızca ister ve istediğini hemen ister. Bu yönüyle idin tamamen ahlakdışı olduğu söylenebilir, öyle ki toplumun beklentilerini önemsemez ve toplumsal normlara uymaz. İdin arzularını tatmin etme yollarından biri de hayal kurmaktır. İstediği şeye sahip olduğu hayalini kurmak, ihtiyacın oluşturduğu gerilimi kısa süreliğine baskılayabilir (2,3). Tüm bu özellikler göz önüne alındığında idi “laftan sözden anlamayan” küçük bir çocuğa benzetebiliriz.

SÜPEREGO

İdin tam karşıtı süperegodur. “Vicdan ilkesi”ne göre çalışır. Ahlakdışı olarak nitelendirilen idin aksine süperego ahlaki standartlar, toplumun beklentileri ve etik değerlerle ilgilenir. Eğer kişi bunlara uygun davranırsa gurur, kendini sevme gibi duyguları açığa çıkararak ödüllendirme; bunların aksi yönde davranırsa da suçluluk ve utanç gibi olumsuz duygularla cezalandırma yoluna gider. Süperego çocukluk yıllarında gelişir. Ebeveynlerin onaylamadığı ya da kabul etmediği davranış ve tutumları gören çocuk onların onayını alacak şekilde davranır ve bir süre sonra bu tür kuralları benimseyerek onlar doğrultusunda hareket eder hale gelir. Süperego da bilinçdışı işlevsellik gösterir. İdin aşırı isteklerinin yanında süperegonun üstün ahlak, mükemmellik ve katılık gibi istekleri de aşırıya kaçmaktadır (2,3). Süperegoyu kişinin içindeki sürekli ona ne yapması gerektiğini söyleyen, iyi ve kötü üzerine söylev çeken ebeveynler olarak tanımlayabiliriz.

EGO

İd hazzı, süperego mükemmelliği ararken ego gerçekliği arar. Ego, enerjisini idden alır ve yaşamın ikinci 6 ayından itibaren gelişmeye başlar. “İkincil süreç düşünce” denen ve “gerçeklik ilkesi”ni barındıran, planlama ve karar verme işlevleri yoluyla ego, idin yapmak isteyeceği gibi hemen her zaman haz ilkesine göre çalışmanın, yaşamı sürdürmenin etkili ve yeterli bir yolu olmadığını fark eder (2). Ego idin aşırı ve devamlı isteklerini gerçekliği test ederek ve süperegonun taleplerini göz önünde bulundurarak doyurmaya çalışır. Gerçeklik ilkesi mevcut koşulları ve talebin gerçekleşebilir oluşunu denetlemeye dayanır, bunun sonucunda istekler bir süreliğine ertelenebilir. Kişinin yoğun bir biçimde açlık dürtüsü varsa, ego yiyeceğin şu an ulaşılabilir olup olmadığını denetler, dış dünyada para, mekan, zaman gibi şartları değerlendirerek hareket eder. Gerçeklik ilkesi sonucunda istekler engellenebilir, ertelenebilir, yönlendirilebilir ya da serbest bırakılabilir (1). Ego fantezi ile gerçeği ayırt edebilir. Akılcı düşünceler geliştirebilir. Gerçekçidir, mantıklıdır ve gerilime toleransı vardır (2, 3). Çok büyük bir kısmımız neredeyse tüm yaşamımız boyunca ve neredeyse günün büyük bir kısmında ego işlevleriyle hareket ederiz.

Ego ve Savunma Mekanizmaları

Psikanalitik görüşe göre sağlıklı bir psikolojik işleyiş id, ego ve süperego arasındaki denge ile mümkündür. Dolayısıyla bu dengenin bozulması psikolojik bütünlüğü de etkilemektedir. Freud iki temel içgüdümüz olduğunu söylemiştir: yaşam (cinsel) ve ölüm (saldırgan) içgüdüleri. Toplum ve diğer tüm sistemler bu içgüdülerin yasaklanması, baskılanması ve engellenmesi için çaba gösterirler. Bu çaba egonun yön değiştirmesine, arzular ve talepleri bilinçdışına itmesine neden olmaktadır. Bilinçdışındaki bu içerikler zamanla kişi için problem oluşturmaya başlar ve kaygı ortaya çıkarırlar (6). Daha önce kişinin ifade ettiği ama bu ifadesi nedeniyle cezalandırıldığı bir dürtüsü sonucunda; bunu tekrar ifade ettiğinde aynı kötü sonuçların ortaya çıkmasından duyduğu korku nörotik (nevrotik) kaygı olarak adlandırılır (2). Gerçek kaygının gerçek bir korku objesi vardır. Nörotik kaygının ise gerçek dünyada belli bir karşılığı olduğu söylenemez (2). Egoyu asıl korkutan bilinçdışı içeriklerin oluşturduğu nörotik kaygıdır. Egonun sağlıklı bir şekilde işlevini sürdürebilmesi için yine bilinçdışı işleyen ve onu kaygıdan koruyan, gerçeğin çarpıtılmasıyla ele alınması temelinde işleyen savunma mekanizmaları ortaya çıkar. Savunma mekanizmaları bazen de idin kabul edilemez istekleriyle başa çıkmak amacıyla geliştirilir (3).

Kişinin kabul edilemez nitelikteki dürtü ve düşüncelerini bilinçdışına iten “bastırma”; kişinin ifade etmede zorlandığı bir tepkiyi bir başkasına yönlendiren “yer değiştirme”; bir duyguyu, örneğin nefreti aşka dönüştürmek gibi tersine çeviren “karşıt tepki geliştirme” birer savunma mekanizmasıdır (2). Her insan psikolojik bütünlüğünü sürdürmek ve benlik değerini korumak amacıyla savunma mekanizmalarına başvurur. Ancak bu tür savunmalar zorlu durumlarla baş etmede ilk çare olarak başvurulur hale gelir ve kişinin günlük hayata ve hayatın gerçeklerine uyum sağlamasını zorlaştıracak denli abartılırsa sağlıksız bir nitelik kazanırlar (5). Açlık romanını değerlendirirken yansıtma savunma mekanizması ele alınacağı için diğer savunma mekanizmalarından bahsedilmeyecektir. Ancak detaylı okuma yapmak isteyenler buradan bir başka yazıma ulaşabilirler.

Açlık ve Yansıtma Savunma Mekanizması

“Aldığım o bir sürü ret cevapları, o yarım ağız vaatler, düpedüz hayır’lar, beslenmiş de boşa gitmiş ümitler, her seferinde sonuçsuz kalmış yeni yeni teşebbüsler, bende cesaret diye bir şey bırakmamıştı.”

Açlık, sayfa 12

“O perişanlığımda çok kere en olmayacak konuları seçtim, yazılmaları bana saatlerce süren çabalara mal oldu. Yazdım, hepsi geri çevrildi.”

Açlık, sayfa 12

“Başkalarının işlediği suçlardan beni sorumlu tutan Tanrı iradesine karşı, en su götürmez itirazları buluyordum”

Açlık, sayfa 22

Yansıtma savunma mekanizması görece ilkel bir mekanizmadır. Yansıtma savunma mekanizması (projeksiyon) kişiyi kaygıdan iki biçimde korur:

  1. Kişi kendi eksiklikleri ve yenilgileriyle yüzleşmenin acısından kaçınır ve bunların suçunu ya da sorumluluğunu başkasına yükler. Yansıtma savunma mekanizması bu ilk biçimiyle çoğumuzun günlük hayatımızda başvurduğu bir yoldur. Bir öğrenci sınavdaki başarısızlığını öğretmenin adil davranmadığına; bir çalışan kendi yetersizliğini iş verenin anlayışsızlığına bağlayabilir. Alın yazısı ve kötü talih sıklıkla hayatımızda sorumluluğu yüklediğimiz suçlulardır (5).
Yasnotma savunma mekanizması, açlık, roman değerlendirme, resim
Paranoia, Nicholas Vermes

Varoluşsal yaklaşımın temel sayıltılarından biri yaşanılan şeylerin kişinin sorumluluğunda olduğudur. Çünkü insan özgürdür ve özgür olması ona her şey olma özgürlüğünü verir. Özgür olmanın bir getirisi de yapıp ettiğimiz her şeyin, başımıza gelenlerin sorumluluğunun bize ait olmasıdır (9). Kahramanımızın durumu üzerinde etkili olan faktörlere bakıldığında bunları bahane olarak nitelendirmek yaşadığı şeyin sorumluluğunu hep başka durumlara yüklediğini düşünmek elbette ki mümkündür.  Ancak sayılan tüm bu sebeplerin gerçek bir somut neden olduğu da unutulmamalıdır. Zamanı zamanına göre değerlendirdiğimizde de günümüzde de bazen insanların karşılarına o kadar gerçek engeller çıkmaktadır ki bu engellerin ne sağından ne solundan ne de üzerinden geçmek mümkün olmamaktadır. Hal böyleyken tüm sorumluluğu kişinin kendi üzerine alması, yetersizliğini ya da yeterince çabalamadığını düşünmesi belki de asıl patolojik durumu oluşturmaktadır. Kahramanımız çabaladığını söylemekte ve bunun karşılığını alamadığından yakınmaktadır. Ancak yine de roman boyunca yakınmalarının sıklıkla dış nedenlere yönelik olduğunu görmekteyiz. Kendi başarısızlığı ya da girişimlerinin boşa çıkmasıyla yüzleşmek, tekrar denemek için çabalamak yerine kötü talihini, Tanrı’yı, diğerlerini bundan sorumlu tutmaktadır.

“Birisine rastlar mı rastlamaz mı aldırmadan, kaldırıma ileri, bir tükürük attım. Birbirlerine sürtünen, gözlerimin önünde çiftleşen bu insanlara karşı duyduğum nefretten kuduruyordum. Başımı dik tutuyor, şeytana uymadığım için üstün ve mutlu hissediyordum kendimi.”

Açlık, sayfa 88
  • 2.) Suçluluk duygusunu açığa çıkaracak, istenmeyen ve bilinçli farkındalığın kabul edemeyeceği dürtü, düşünce ve arzular diğerlerine mal edilerek bu tür içerikler sanki onlarınmış gibi davranılır. İkinci grup bu yansıtma savunma mekanizması tepkilerinde kişi kendisi için kabul edilemez ya da kendi psikolojik bütünlüğünü sarsacak nitelikte düşünce ya da duygularını diğerlerine yansıtır. Böylece içindeki düşmanlık duygusunu bir başkasına aktararak onun kendisine düşmanca baktığını düşünen kişi, kendi saflığını korumuş olur. Bu tür içeriklere sahip olan kendisi değil de başkaları olduğundan rahatlar (5). Yansıtma savunma mekanizması bu şekliyle zihinsel işleyişin bilinçdışı da olsa kendini ne denli güçlü savunabildiğini ortaya koymaktadır.

Kahramanımız aç dolaştığı ve yazdıklarından da para kazanamadığı bir dönemde sokakta dolaşırken diğerlerinin neşe içinde dolaşmasına, birbirlerine yakın davranmalarına öfkelenmekte, içinden onlara düşmanlık beslemektedir. Kendisi bir başkasıyla böyle yakın ilişki kurmayı istediği halde yapamazken diğerlerinin bunu yaptığını gördüğünde içinde gerçekleşememiş arzularını diğerlerine yansıtarak bu arzuların kötülüğü konusunda kendini ikna ettiği ve bu tür kötü arzuları gerçekleştiren kendisi değil de başkaları olduğunu gördüğü için rahatladığı söylenebilir.

“Battaniyeyi alırken, bana öyle geldi ki, küçümser gibi omuzlarını kıpırdattı. Onuruma dokundu bu benim.”

Açlık, sayfa 34

“İş o raddeye varmış, herkes, içinden beni gösterip şöyle düşünmeye başlamıştı: İşte bir dilenci, evlerin kapısından uzatılanlarla karnını doyuranlardan biri.”

Açlık, sayfa 44
  • Bazı insanlar içlerindeki değersizlik hislerini diğerleri tarafından küçümsendiği inancına dönüştürürler. Böylece diğerlerinin kendi hakkında düşündükleri ya da hissettiklerine karşı aşırı duyarlı hale gelir, reddedildiklerini ve değersiz bulunduklarını kanıtlayıcı ipuçlarını araştırma eğiliminde olurlar. İç güvensizliğin dış dünyaya yansıtılması günlük konuşma dilimizde basitçe “alınganlık” olarak ifade edilir (5). Kahramanımız kendi içinde görünümü ve durumunun ne denli vahim olduğunu bilse de bunu açıkça pek az kabullenmiştir. İçten içe değersizlik duyguları beslerken onları dışarı yansıtma savunma mekanizması ile yansıtmakta, kendini değersiz bulanın diğerleri olduğunu düşünmektedir. Diğerlerinin ona her türlü yaklaşımını bir küçümseme, alay etme hareketi olarak algılayıp bunlar üzerinde türlü türlü olumsuz duygu ve düşünce geliştirmektedir. Diğerlerinin hareketlerine aşırı duyarlı hale geldiğinden en ufacık bir hareketi dahi kendisine “dilenci” gözüyle bakıldığı sonucuna vardırmaktadır.

“Hem gazetesini niçin herkes gibi, başlığı dışarıda taşımıyor; bu sinsilik neden gerekiyordu? Paketini elden bırakacağa benzemiyordu, ne pahasına olursa olsun bırakmayacaktı, kendi cebine bile güveni yoktu belki de. Bu işte bir bityeniği olduğuna, hayatıma bahse girebilirdim”

Açlık, sayfa 25

“Böylesine inatçı, fesat bir ihtiyar görmedim ben bu yaşıma kadar. Nedir bu yaptığınız? Üstelik belki de benim yoksul bir zavallı olduğumu düşünüyorsunuz içinizden. Kurulmuşum buraya, cebimde bir paket sigara bile yok, öyle mi?”

Açlık, sayfa 28

“…kayar gibi giden, gitgide içeri çöküyormuş gibi görünen sırtına baktım. Bu izlenim bana nerden geldi bilmiyorum; fakat içimden bir his, bana ömrümde bunun kadar rezil, bunun kadar namussuz bir sırt görmediğimi söylüyordu.”

Açlık, sayfa 29
  • Kişinin sevilme ve kabul edilme ihtiyacı ne kadar çoksa reddedilmeye karşı duyarlılığı ve alınganlığı da o kadar fazla olur. Bazen bu durum o kadar uçlarda yaşanır ki kişi diğerlerinden gelen sevgi ve ilgiyi kabullenememekle birlikte bunları aşağılanmasının bir kanıtı olarak görür ve bunun karşısında hissettiği düşmanlığı yine çevresine yansıtarak diğerlerinin kendisine düşmanlık beslediğine kanaat getirir. Bu tür yansıtma savunma mekanizması tepkilerini sürekli gösteren kişilerde paranoid eğilimlerin varlığından söz edilebilir (5). Nitekim paranoid bozukluklarda yansıtma savunma mekanizması önemli bir rol oynamaktadır (3).

Yukarıda sıralanan alıntılar bir olayın devamı niteliğindedir. Bir parkta oturduğu sıraya gelip oturan, gözleri pek iyi görmeyen, elinde bir paket ve gazete taşıyan yaşlı bir adamla karşılaşan kahramanımız, ona uydurduğu bir hikayeden bahsetmeye başlıyor. İhtiyar sakin ve uysal bir biçimde onun hikayesini dinlerken bir yandan da kendi bilgisizliğini örmek istercesine kahramanımızı onaylıyor ve onun uydurduğu şeyleri zaten biliyormuşçasına tepki veriyor. Ancak ihtiyar adamın bu tavrı kahramanımızı sinirlendiriyor, hikayesinin dozunu giderek artırıp ses tonunu da yükselterek en sonunda ihtiyarı azarlıyor. Neye uğradığını şaşıran adamsa hiçbir şey söylemeden kalkıp gidiyor. Anlattığı her ne olursa olsun onu dinlemeye devam eden biriyle karşılaşmış olmak, kendisini dikkate alan biri ile konuştuğu hissinden çok o kişinin kendisini aşağıladığı ve içten içe onunla alay ettiği hissini oluşturmuştur. İhtiyar adama “inatçı ve fesat” derken aslında kendisi bu sıfatlara uygun davranmaktadır. İnsanın içinde düşmanlık, fesatlık gibi olumsuz duygular taşıdığını kabul etmesi, iyi bir insan kalıp yargısına uymaz. Dolayısıyla hiçbirimiz bu tür duygularımızla cesurca yüzleşmeyiz. Kahramanımız için de durum budur. Kendi içinde yaptığı bu aşırı çıkışın “rezil ve namussuz” olduğunu kabullenemeyeceğinden adamın arkasından bunları söylemiş, içsel duygularını ona yansıtma savunma mekanizması yoluyla yansıtarak bunların yükünden kurtulmuştur. Sonuçta kendisi zafer kazanan konumuna yükselirken çekip giden zavallı durumuna düşmüştür.

Yansıtma Savunma Mekanizması Olumlu Bir Yön de Taşıyor Olabilir mi?

“Pastayı dikkatle kapının kenarına koydum, kapıyı hızlıca çalıp hemen uzaklaştım. Görür, dedim kendi kendime, dışarı çıkarsa hemen görür! Çocuk pastayı bulacak diye duyduğum aptalca sevinçten gözlerim yaşardı.”

Açlık, sayfa 157

Anna Freud tarafından yansıtma savunma mekanizması sadece olumsuz duygularla özdeşleştirilebilecek bir olgu olarak değil, bazen de olumlu bir sonuca ulaştıracak bir mekanizma olarak görülmüştür. Kişi dürtüsel itkilerinden bir başkasının yararı için feragat edebilir, bu özgeci bir vazgeçiştir. Kendinde olduğunda kabul edemediği, suçluluk ve utanç yaratan dürtüler bir başkasında ise bunları doyurmaya çalışmak ve bundan haz almak bu özgeci vazgeçişin bir sonucudur. Kendi dürtüsel isteklerine karşı acımasız olan üstben (süperego) bunları benden (egodan) uzaklaştıklarında benimser. Evlilik konusunda yoğun kaygı yaşayan bir kişinin bir arkadaşının düğün hazırlıklarında ekstra çaba sarf etmesi; uzun yola çıkmaktan çekinen bir bireyin diğerlerine seyahat planlama konusunda tavsiye vermesi ve onları motive etmesi; kendi için para harcamakta zorlanan kişinin diğerlerine çok cömert davranması yansıtmanın bu yönüne örnek olarak verilebilir. Yansıtma savunma mekanizması bu yolla kişiye iki avantaj sağlar: Karşıdaki kişinin doyum sağlamasına yönelik davranıldığında o kişinin aldığı hazla beraber kişi de haz almış olur. İkinci olarak da kendi dürtüleri olduğunda yasaklanmış olan bir etkinlik ya da saldırganlık duygusu başkaları üzerinden gösterilmiş olacağından bu dürtü serbest kalmış olur (4). Açlık’ta yansıtma savunma mekanizması Anna Freud’un öne sürdüğü şekilde pek karşımıza çıkmasa da yukarıda verilen alıntı buna bir örnek olarak düşünülebilir. Kendisi uzun süre aç kalmış olsa da eline gelen birkaç parça yiyeceği, daha önce sokakta dayak yediğini gördüğü bir çocukla paylaşmak isteyen kahramanımız kendi açlık dürtüsünü sonuna kadar doyurmaktan vazgeçmiştir. Çocuğun da bu hazzı yaşamasını istemiş, onun alacağı hazzı düşünerek kendisi de haz almıştır. Ancak burada yansıtma savunma mekanizması için gerekli olan kabul edilemez nitelikteki dürtü ya da isteklerden bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Davranışı ortaya çıkaran muhtemelen empati duygusudur.

Açlık ve Üstün Olma Çabası

“Ne demişti bana o? Sersem ha? Bana sersem demek nasılmış, gösteririm ben o polise…öylesine bir polisin sözünün ne değeri vardı sanki?-Evet ama, her şeyi de sineye çekecek değilim ya!”

Açlık, sayfa 53

“Birden aklıma esti, düşüncelerimin yönü bir tuhaf değişiverdi: Kendimi garip bir kaprise kaptırarak, bu kadınları korkutmak, peşlerine takılmak, ne yapıp edip onları kızdırmak istedim.”

Açlık, sayfa 17

Adler’e göre bir insanın hayat gayesini belirleyen şey aşağılık, yetersizlik ve güvensizlik duygularıdır. Kendini gösterme ve diğerlerinin ilgisini çekme eğilimi daha dünyaya geldiğimiz ilk anlardan itibaren belirmeye başlamaktadır. Ruhsal hayatın gelişmesi, sosyal olarak kabul görme ve önem kazanma ile mümkün olmaktadır. Bireyin içten içe sahip olduğu aşağılık duygusu ise bunun önündeki engellerden biridir. Aşağılık duygusunu telafi etmek için üstün olma çabası insanın yaşamına hâkim olmaya başlar. Üstün olma bireyin kendini yüceltmesi ve diğer herkesi küçük görmesi ile gerçekleşir. Kişi diğerleri ile arasına bir mesafe koyar. Ancak güçlü olma çabası bir süre sonra kişinin günlük hayatın sıradan işlerine ve yükümlülüklerine karşı çıkan bir tavır içine girmesine de neden olabilir. Böylece hayattan zevk alamaz hale gelinebilir (1). Kahramanımızın diğerleri tarafından küçük görüldüğü ya da dikkate alınmadığı hissine karşı üstünlük kurma çabası içinde olduğunu, bu hisleri uyandıran kişilere karşı kendi üstünlüğünü kanıtlayacak eylemler yaptığı ya da düşünce düzeyinde kendini buna ikna ettiğini görmekteyiz. Onu aşağılık kompleksiyle başa çıkmada daima saldırgan bir tutum içinde görürüz. Öyleyse aşağılık hislerine karşı duyarlı olduğunu ve bu tür ipuçlarıyla karşılaştığında onları telafi etmek adına kendini daha da yücelttiğini söyleyebiliriz.

Açlık ve Boş Gurur

“Ona gittikçe daha çok bağlanıyor, kendisinde özellikle iyi, olumlu izlenimler bırakmak istiyor, o anda buna çok önem veriyordum.”

Açlık, sayfa 20

“Durmuş neden bakıyordu böyle? İçimde onun en çok pantolonumun diz kapağını incelediği hissi uyandı; bu yüzsüzlük yordu beni. Yoksa bu serseri, beni göründüğüm kadar fakir mi sanıyordu?”

Açlık, sayfa 15

Üstünlük kurma ve kendini diğerlerine kabul ettirme çabası devam ettikçe içsel gerilim artar. Kişinin tek yapabildiği bu çabayı devam ettirme olur ve tüm hayatı büyük bir zaferi beklemekle geçer. Kişinin karakter özelliği “boş gurur”la belirlenecek hale gelir. Boş gurur Adler tarafından saldırgan karakter özelliği olarak değerlendirilmiştir ve her insanda bir parça boş gurur vardır. Boş gurura kapılmış bir kişi için nesnelerin özlerinden çok görünüşleri önemlidir. Kişi sürekli kendini düşünür ve sürekli olarak diğerlerinin onun hakkında ne düşündüklerini kurcalar. Daima hayatın karşısına çıkardığı engellerden ve diğerlerinin onun önünü tıkadıklarından yakınır. Dolayısıyla suç hep başkalarındadır (1). Kahramanımız kendini diğerlerine iyi göstermeye önem vermektedir. Günlerce aç kaldığı halde kimseden bir şey rica dahi etmemiş, durumuna her zaman bir bahane uydurmuştur. Üstelik hırpani görünüşünü inceleyen kişilere öfkelenmiş, daima diğerlerinin onun hakkında ne düşündüklerine dair tahminler yürütmüştür.

“Ben, ona bunca çekiciliğiyle birlikte mutluluklar diliyordum! Ve hakkında en kötü şeyleri düşünerek, onu çamurlara batmış görmekten adeta zevk duyarak, kendimi teselliye çalıştım.”

Açlık, sayfa 140

Bireyin diğerlerinden ayrı durmak istemesi, onların anlamsız ve boş çabalarını yukarıdan seyretmek ve ayrıcalıklı konum talebiyle herkesi kendine düşman olarak görmesinden kaynaklanabilir. Böyle bir boş gurura kapılmış kimse saldırı ve savunma durumunu daima korur. Diğerlerinden üstün olma isteği onların davranışlarını ve karakterlerini eleştirme hakkını da vermektedir. Diğerlerini küçültmek kendini yüceltmekle yakından ilişkilidir (1). Kahramanımız bir zamanlar yakınlaşma girişiminde bulunduğu kadını bir başkasının kolunda ışıl ışıl elbiseler içinde gördüğünde hissettiği öfkeyi, onun elde ettiklerinin bozulmasını dileyerek açığa vurmuştur. Onun hakkında kötü düşünme hakkını kendinde bulmaktadır. Kendisinden daha iyi durumda biriyle geziyor olması onun aşağılık duygularını harekete geçirmiş, küçülmek istemediğinden kadını küçültme yoluna gitmiştir.

Açlık ve Narsisizm

“Her zaman her yerde en tuhaf azapları ben çekiyordum.”

Açlık, sayfa 21

“Bu oda fikir işleriyle uğraşanlara göre yapılmamıştı; artık bu odada kalmak istemiyordum. Ne olursa olsun kalmak istemiyordum! Bu kadar zaman ses çıkarmamıştım, sabretmiş, bu izbeye katlanmıştım.”

Açlık, sayfa 33

Üstün olma çabası ve boş gurur narsisizmle yakından ilişkili görünmektedir. En genel anlamıyla narsisizm kişinin kendine yönelik aşkıdır. Narsist ya da narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, kendilerine âşıkmış gibi davranır, en gözde olmak ister, başkalarının düşünce ya da ilgilerine alaka göstermezler. Aslında dışarıdan bakıldığında patolojik narsisizme sahip bireyler kendinden oldukça emin ve başkalarının ne dediğini önemsemez bir tavır içinde gibi görünürler. İçlerindeyse tamamen başkalarının fikirleriyle beslenen, kendinden emin olmayan bir yapıları vardır. Patolojik narsistler kendi içlerindeki güvensizliği ve hoşlarına gitmeyen özelliklerini yansıtma savunma mekanizması yoluyla diğerlerine aktarırlar, böylece diğerlerine karşı öfke gibi olumsuz duygular besleyebilir, yapılan eleştirilere karşı aşırı duyarlılık gösterebilirler. Narsisizmle ilgili diğer yazımı okuyarak konu hakkında daha ayrıntılı okuma yapabilirsiniz. Daha önce Adler’den aktarılan üstün olma çabası ve boş gurur narsisizm tanımı içine girmektedir. Aç gezse, cebinde para ve kalacak yeri olmasa da diğerlerinin kendisine acıması fikrine dahi tahammül edemeyen, kendi içindeki olumsuz duyguları diğerlerine yansıtarak bunlardan arınan, onlardan her daim üstün olduğunu bu nedenle de en zor durumları kendi yaşama lüksüne sahip olduğunu düşünen, yaşanılanlara mecbur olmadığını, aksine tahammül ettiğini söyleyen kahramanımız narsistik bir kişilik sergilemektedir. Psikolojik sağlamlığını korumak adına bütün enerjisini ve değeri kendine vermekte, hep bir zaferi beklerken kendini durumuyla uyuşmayacak derecede üstün tutmaktadır.

Açlık, basitçe aç kalan bir adamın para kazanmak uğruna parasız ve evsiz yazı yazmak için çabalayıp durması temelinde değerlendirilemeyecek bir romandır. Birinci şahıs anlatımı bize doğrudan karakterin psikolojik yapısını gözlemleme olanağı verir. Yansıtma savunma mekanizması karakterin içine düştüğü müşkül durumda psikolojik bütünlüğünü sağlamak adına farkında olmaksızın başvurduğu temel başa çıkma yoludur. Küçümsenme, alay edilme ya da hak ettiği değeri görememe kaygısı onun devamlı olarak benliğini şişirmesine ve üstünlük kurma çabası göstermesine neden olmuştur. Yenilgiyi asla kabul etmeyerek kendinin değil diğerlerinin zayıf yönleri üzerinde düşünmesi ve her ne olursa olsun kendine yönelmekten vazgeçmeyişi narsistik kişilik yapısını ortaya koymuştur. Dolayısıyla Açlık tüm bu kavramlar temelinde tekrar okunmayı hak eden bir roman. Çünkü biz bir kitabı okurken birçok kitabı daha okuduğumuzu tekrar tekrar fark ederiz.

“Bütün utancımı yenip, ona bir gidebilseydim! Ona olanca gerçeği söyler, şu sırada biraz berbat durumda olduğumu, hayatımı sürdürmenin zorlaştığını anlatırdım.”

Açlık, sayfa 45

*Kapak görseli Adam Hale tarafından oluşturulmuştur.

Kaynak
  1. Adler, A. (2017). İnsan Tabiatını Tanıma (13. Basım). (A. Yörükan, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  2. Cervone, D. ve Pervin, L. A. (2016).Psikodinamik kuram: Freud’un psikanalitik kuramında kişilik. Kişilik Psikolojisi içinde (M. Baloğlu, Ed.). (s.69-112). Ankara: Nobel Yayınları.
  3. Davison, J. Ve Neale, J. M. (2011). Giriş ve temel konular. Anormal Psikolojisi içinde (s.1-105). (Dağ, İ. Çev. Ed.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
  4. Freud, A. (2015). Ben ve Savunma Mekanizmaları (4.Basım). (Y. Erim, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
  5. Geçtan, E. (2010). Psikodinamik psikiyatri ve normaldışı davranışlar (19. Basım). İstanbul: Metis Yayınları.
  6. Göka, E., Yüksel, F. V. Ve Göral, F. S. (2006). İnsan ilişkilerinde yansıtmalı özdeşim. Türk Psikiyatri Dergisi, 17(1), 46-54.
  7. Hamsun, K. (2018). Açlık (42. Basım). (B. Necatigil, Çev.). İstanbul: Varlık Yayınları.
  8. http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/fasizmin-golgesinde-bir-buyuk-deha-knut-hamsun-i-5016
  9. Yalom, I. (2017). Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek (1. Basım). (Z. Babayiğit, Çev.). İstanbul: Pegasus Yayınları.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir