Dövüş Kulübü ve Sahip Olmak ya da Olmak

Konuk Yazar: M. Oğuzhan Emre

Neye Sahibiz?

Geçimini otomobil tamirciliği yaparak sağlayan Chuck Palahniuk arkadaşlarıyla katıldığı bir edebiyat grubunda Project Mayhem adlı kısa bir hikâye yazar, arkadaşları tarafından çok beğenilen bu kısa hikâye üç ay gibi kısa bir sürede Fight Club’a (Dövüş Kulübü) dönüşür. Fazla karanlık bulunan bu romanı yayımlatamaz, fakat o, üslubunu yumuşatmak yerine daha da karanlık yazmaya başlar. Dövüş Kulübü, 1999 yılında David Fincher tarafından sinemaya uyarlanmasının ardından ses getirmeye başlar. Dövüş Kulübü ve yazarın daha sonra yazdığı roman ve öyküler modern hayatın ve modern insanın karanlık taraflarına ışık tutan önemli eserlerdir.

Bu yazıda Erich Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak adlı eseri bağlamında Dövüş Kulübü romanının incelenmesi hedeflenmiştir.

Neden Sahip Olmak ya da Olmak?

Erich Fromm modern insanın ve modernitenin eksikliklerini iyi analiz edebilmiş yirminci yüzyılın en önemli düşünürlerindendir. Sahip Olmak ya da Olmak ise Fromm’un en önemli kitabıdır. Erich Fromm’un düşüncesinin adeta bir sentezi niteliğinde olan bu kitap onun düşüncesinin damıtılmış bir olgunluk ürünüdür. İnsanlığın felaketini önceden sezen Fromm, bu felaketten kurtulmak için insanların gerçekleştirmesi gereken dönüşümün temelinde sahip olmak ilkesi değil olmak ilkesinin bulunması gerektiğini söyler. “Sahip olmak”ın temelinde tahakküm vardır, sahip olmak bir egemenlik arzusudur. Sahip olmak kendin olamamaktır. Sahip olmak yaşamak değil hayatta kalmaktır. “Olmak” ise kelimelerle tam olarak ifade edilemeyen bir yaşam biçimidir. Her an kendini gerçekleştirme arzusudur. Kişinin evrenin bir parçası olduğunu idrak etmesidir. “Sahip olmak” sorulardan kaçmaktır, “olmak” ise soruların kaynağıdır. Günümüz toplumları “sahip olmak” ilkesine göre şekillenmiş bir düzende yaşamaktadırlar. Bütün düzenler bizi kendimizden uzaklaştıran arzuları (mal, mülk, daha çok kazanç, açgözlülük, iktidar) tetikleme üzerine kuruludur. İnsanlar kendi günlük yaşamları içerisinde son derece kendilerinden uzak ve mutsuzdur.     

Dövüş Kulübü ve psikoloji
Marta De Prisco, Fight Club-Clube da Luta

Dövüş Kulübü ve Sahip Olmak ya da Olmak

Kendine yabancılaşmayı ve tüketim toplumu içinde tüketerek yok olup gitmeyi cesurca anlatan Dövüş Kulübü ve Sahip Olmak ya da Olmak, ortak dertleri olan iki önemli eserdir. Bu nedenle bu iki eserin birlikte incelenmesi elzemdir. Sistemin çürümesini önceden sezen Fromm’un fikirleri bu çürümüşlüğün içinden çıkan Dövüş Kulübü’nü okurken bizlere farklı pencereler sunacaktır.

“Bu, sevgiyle alakalı bir değer verme meselesi değil. Bu, mülkiyetle alakalı bir sahip olma meselesi.”

Dövüş Kulübü yaşam ve ölüm hakkındaki bir cümleyle başlar; “sonsuza kadar yaşamak istiyorsan, ilk adım ölmek zorundasın.” Kitabın ilk bölümü aslında son kısmıdır ve biz son bölüme kadar bu kısma nasıl gelindiğinin hikâyesini okuruz. Yukarıdaki alıntı neden Dövüş Kulübünün Erich Fromm’un fikirleri ışığında incelenmesi gerektiğini açıklar niteliktedir. Burada iki can alıcı noktaya parmak basılıyor; değer verme ve sahip olma. Günümüz dünyasında değer verme diye adlandırdığımız şey genelde maddiyatla paraleldir; bir şey ne kadar pahalıysa ya da elde edilmesi ne kadar zorsa o kadar değerlidir. Fakat değer ve paha kavramları birbirinden ayrıdır. Bize dayatılan pahalı olan değerlidir algısı yanlıştır; değerli olan şeyin değerinin ölçülmesi maddiyatla değil sevgiyle ilintili olmalıdır. Bir şeyin değerini belirleyen piyasa değil bizim o şeye yüklediğimiz anlamdır. Modern dünyanın anlamdan yoksun şeylerinin değerini alım gücü belirler, şeylerin içi boşaldığında geriye kof bir maddiyat kalır ve şeylerin giderek anlamdan yoksun hale gelmesiyle bizler de anlamdan yoksunlaşırız. Tüketerek var olan bireyler olarak kendimizi tükettiklerimizin esiri haline getiririz.  Şeylerin değerinin yönünün maddiyata doğru değişmesiyle orantılı bir şekilde bizlerin şeylere bağlılığı da hastalıklı bir seyir alır. Şeylerle sahip olma temelli olan bağlantımız bir mahkûmiyet doğurur; yani “sahip olduklarımız zamanla bize sahip olurlar”. Tüm metaların varacağı noktayla yüzleşmek sahip olma temelli bakış açımızın değişmesine yardımcı olabilir. Anlatıcının dediği gibi;  “… hayatta elde edeceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır.”  Bu yüzleşmeyi hayatımızın kendisini de dâhil ederek genişletebiliriz. Hepimiz sonunda gübre olacağız, varlığımızı adayarak sahip olduğumuzu sandığımız her şey ise biz daha henüz onları elde etmeden çöpe gitmişti zaten.

Kitabın başkarakteri olan “anlatıcı” beyaz yakalı bir işi olan, iş seyahatleri yapan, evini tasarım mobilyalarla döşemiş, marka takımlar giyen ve daha birçok şeye sahip bir bireydir. Anlatıcı bizizdir. Onun yaşadığı bunalımlar modern hayatın içinde çabalayan bizlerin bunalımıdır. Anlatıcı kendini canlı hissedebilmek için ölümcül hastalıklara sahip insanların katıldığı terapi gruplarına katılır. Bir türlü yenemediği uyku problemini erbezi kanserlileri grubunda tanıdığı Koca Bob’un kollarında ağlayarak yener. Ve gecenin sonunda deliksiz bir uyku çeker. “Her akşam ölüyor ve her sabah doğuyordum.” Anlatıcı Bob’un kollarında kendini özgür hisseder, uyuması için kendini özgür hissetmesi gerekir. Anlatıcı için özgürlük bütün umutlarını kaybetmektir. Anlatıcının özgür olabilmesi için umutlarının ötesinde, satın almak için ömrünü harcadığı her şeyini kaybetmesi gerekir. Bir yangında sahip olduğu her şeyi kaybeder, ona sahip olan her şeyi.

 “Ne istediğini bilmezsen bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

“Hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, ne olur.

Hiçbir zaman halimden memnun olmayayım.

Hiçbir zaman kusursuz olmayayım.

Kurtar beni, Tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar.”

Anlatıcının buradaki serzenişi hepimizin serzenişidir, hepimizin derdidir.  Kusursuz olma ve tamamlanmış olma isteği. Hiçbir zaman tatmin edilemeyecek olan bu arzu, içinde yaşadığımız sistem tarafından sürekli bizlere dayatılır; sistem bize kusursuzluğu dayatarak özünde kendisini besler. Çünkü bize söylenen şey tamamlanmamız için sürekli bir şeylere sahip olmamızdır; prestijli bir iş, pahalı bir araba daha da pahalı bir araba, pahalı elbiseler, pahalı tecrübeler; hepsi bizim tamamlanmamız yolunda sahip olmamız gereken şeylerdir. Oysa tamamlanmak için metalardan oluşturduğumuz kabuğun altında bizi biz yapan çekirdeğe ulaşmak, kabuğu kırıp atmak gerekir. Kendimizle yüzleşebilmek için sahip olduğumuzu sandığımız her şeyin ötesine geçmemiz şarttır. Ancak kendimizle yüzleşebildiğimiz zaman özgürlük yolunda ilk adımı atmış sayılırız, özgür olmadığımızı anlasak bile. Kim olduğumuz özgürleşme yolundaki ilk adımımızla ortaya çıkmaya başlar; “Kimiz biz?”. Modern dünya kimliğimizi tükettiklerimiz üzerinden kurmamızı ister; nelere sahip olabiliyorsak oyuzdur. Fakat aslında kimiz? Dövüş kulübü bunun için vardır; günlük hayatta kim olduklarından uzaklaşan insanlar gece olduğunda dövüş için toplanırlar. Dövüşürken öz benliklerinden başka bir şeyleri yoktur, dövüşürken kendilerini tanırlar.  “Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”  Dövüş kulübü keşif yolculuğudur. Böylece “anlatıcı” kendi yolculuğunun sonunda onu bu yolculuğa çıkaran Tyler Durden’in, aslında kendisi olduğu gerçeğini keşfeder.

Dövüş kulübünde geçirdiğiniz zaman boyunca banka hesabınız değilsiniz. İşiniz değilsiniz. Aileniz değilsiniz. Ve olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz.”    

Olmak ilkesi burada ve şimdiye bağlıdır, geçmiş, günümüz ve gelecek yanılsamasına hapsolmuş değildir. Sahip olmak ilkesiyle hareket eden biz insanlar geçmiş ve gelecek arasında savruluruz. Geçmişte biriktirdiğimiz şeylere, paraya, toprağa, şöhrete, sosyal prestije, bilgiye, çocuklarımıza ve anılarımıza bağlıyız. Geçmişin devamlı bir yeniden yaratımını yaşayıp dururuz. Gelecek ise zamana sahip olmaya çalışmaktır. Günümüz dediğimiz kavram da bu ikisinden çok farklı değildir, yalnızca ikisinin kesiştiği noktayı tanımlar fakat farkındalıktan uzaktır.

“Burada oluş” ise ilk başta durağan gibi gelir fakat aksine bir eylem hareketidir; anın içinde olmak bir eylem gerektirir, çünkü farkında olmayı doğurur, farkında oluş ise oluşun ilk aşamasıdır. Anın farkında olmak zamanı aşmaktır, zamanın farkında olunur fakat ona teslim olunmaz. Tıpkı metalar gibi zaman da ona sahip olmaya çalıştığımızda bizi esir alır.  Bizler zamanı tükettikçe zaman bizi tüketir.

Sonuç Yerine

Dövüş Kulübü, yazarın var olduğu sistemi eleştirme çabasının ürünüdür, tüketim toplumunu eleştirirken kendisi de bir tüketim nesnesine dönüşmüştür. Modern kapitalist sistem kendisine yönelen eleştirileri ve tehditleri de zamanla kendi silahı gibi kullanmaya evrilmiş yaşayan bir organizmadır. Dövüş Kulübü, çıkış yolunu “Kargaşa Projesi”nde bulur. Kendinin farkında olan insanlar kendi dünyalarında Kargaşa Projesini hayata geçirmiş kişilerdir ve kitlesel ölçekte bir farkındalık patlaması günümüz toplumunun dinamikleri dâhilinde imkânsız görünmektedir. Dövüş Kulübünün ve Sahip Olmak ya da Olmak kitabının kesiştiği nokta tüketim toplumunun insanı biçimlendirmesi noktasıdır. Yazımı Erich Fromm’dan konunun özeti niteliğinde bir alıntıyla bitiriyorum:

Özetlersek: Tüketim, günümüz aşırı üretim toplumunun belki de en önemli sahip olma biçimidir. Tüketilen şeyin kişiden geri alınması imkansız olduğu için , bu durum korku duygusunu azaltmaya yarar. Ana her tüketilen şey, tüketildiği andan itibaren, tüketiciyi tatmin edemez hale geldiği için de, insanlar yeniden ve daha fazla tüketime yönelmek zorunda kalırlar. Bu çarkın sonu bir türlü gelmeyince, hep tatminsiz bir çırpınış içinde bocalayan modern tüketiciler, kendilerini şu formülle ifade etmek durumunda kalırlar. ‘Ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim.’”

Sahip Olmak ya da Olmak, sayfa 48-49

Ek okuma için; Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu

Kaynak

Fromm, E. (2016). Sahip Olmak ya da Olmak (5. Baskı). (A. Arıtan, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.

Palahniuk, C. (2015). Dövüş Kulübü (18.Baskı). (E. Özsayar, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir